Atatürk’ün İnkilapları

Atatürk’ün İnkilapları

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar;

Eğitimin birleştirilerek millileştirilmesi ve Türk milletinin kültürel açıdan geliştirilmesi adına yapılan çalışmalar.

Eğitim ve kültür alanında yapılan inkılaplar.

1-Milli Eğitim

Eğitim Politikası

Eğitim, bir toplumdaki kültür değerlerini genç nesillere aktararak milletin birlik ve beraberlik içerisinde huzurlu bir şekilde yaşamasını sağlar.

Toplumun gelişimi, ilerlemesi ve çağdaşlaşması da eğitim sayesindedir.

Atatürk her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da yol gösterici olmuştur. Atatürk, güçlü bir eğitim anlayışının Türk milletini başarıya ulaştıracağını düşünerek, verilecek eğitimin milli, toplum gereksinimlerine uygun ve laik olmasını istemiştir. Bu doğrultuda eğitim politikasının dayandığı temeller şunlardır;

a-Eğitim sistemi milli olmalıdır: Atatürk’e göre, eğitim ve öğretim politikası, her anlamıyla milli bir nitelikte olmalıdır. Atatürk’ün “milli”lik anlayışı birleştirici ve bütünleştiricidir. Bunun sağlanması için de eğitimin dili ve yöntemi millileştirilmelidir. Eğitimin milli olmasından anlaşılan esaslar:

1-Türk devletinin dayandığı tam bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışına uygun olması,
2-Milli birliği ve beraberliği güçlendirici olması,
3-Eğitim dilinin, yönteminin ve araçlarının milli olması,
4-Atatürk ilkelerinin benimsenmesini ve uygulanmasını sağlayacak olmasıdır.

b-Eğitim sistemi çağdaş olmalıdır: Eğitimin, toplumsal hayatın gereksinmelerini karşılayıcı, ülkenin gerçeklerine ve çağın gereklerine uygun olması gerekir.

c-Eğitim sistemi laik olmalıdır: Milli bütünlüğün sağlanmasında laik bir eğitim ve öğretim büyük önem taşır. Fikri ve vicdanı hür nesillerin yetiştirilmesi, eğitimin laik olması ile mümkündür. Atatürkçülükte, eğitim ve öğretim alanında disiplin başarının anahtarıdır. Atatürk bu konuda şöyle demektedir: “…özellikle öğretim hayatında sıkı disiplin, başarının esasıdır…”

Atatürkçülük, her alanı bilime göre düzenlemeyi gerçekleştirecek milli eğitim sistemini öngörmektedir. Eğitim politikasının laikleşmesi hususunda önemli yenilikleri hedeflemiştir.

2-Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924)

Osmanlı döneminde medreselerde din eğitimi verilmeteydi. İlk medrese Orhan Bey döneminde İznik’te açılmıştı. Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Sahn-ı Seman ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kurduğu Süleymaniye medreselerinde pozitif bilimler okutulmuştu. XVl. yüzyılın sonlarından itibaren medreseler bozulmaya başlamış, pozitif bilimler ihmal edilmişti.

Osmanlı Devleti’nde eğitim veren okulların her birinde farklı eğitim uygulanmakta, farklı bilgiler verilmekteydi. Bunun sonucunda, dünya görüşleri ve değer yargıları birbirinden farklı kişiler yetişmekte, bu da toplumda kültür çatışmasına neden olmaktaydı.

Türkiye Cumhuriyeti, milli, demokratik ve laik bir toplum oluşturmayı amaçladığı için Osmanlı eğitim sisteminin değiştirilmesi gerekiyordu. Eğitim ve öğretim birleştirilmedikçe, milleti oluşturan kişileri aynı ideal ve amaçlar etrafında birleştirmek mümkün değildi. Bunu gerçekleştirmek amacıyla 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Böylece bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretimin, sadece devletin denetimi altındaki okullarda yapılması sağlandı. Yabancı ve azınlık okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’nca denetlenmesinin sağlanması sonucu, bu okulların zararlı çalışmaları önlenmiş oldu. Bundan başka, yabancı ve azınlık okullarının programlarına Türkçe kültür dersleri kondu. Bu dersler Türk öğretmenler tarafından okutulmaya başlandı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün ülkeyi kapsayan çağdaş ve denetlenebilir bir eğitim sistemi oluşturmak amaçlanmıştır.

3-Medreselerin Kaldırılması

Medreseler, kişiler tarafından kurulan vakıf kuruluşlarıydı. Vakıfları parasal yönden denetleyen devlet, medreselerde sürdürülen eğitim ve öğretim işleriyle hiç ilgilenmezdi. Din adamı, müderris, kadı ve yönetici yetiştiren medreselerde okutulan dersler, daha çok din bilimleri ile alakalı olup, pozitif bilimlere çok az yer veriliyordu.

Medreseler, eğitim açısından gelişen dünyanın gerisinde kaldığından dolayı, orduya teknik eleman yetiştirmek için, batılı anlamda öğretim yapan hendesehaneler ile yine aynı yüzyılın sonlarında mühendishaneler açılmıştı.

Tanzimat döneminde, Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) kurularak eğitim ve öğretim, devletin bir görevi olarak benimsendi. Yine bu dönemde ortaokul, lise, sanat okulları ve öğretmen okulları açıldı. II. Abdülhamit döneminde ilkokul, ortaokul ve liselerin sayısı artırıldı.

Cumhuriyet ilan edildiği sırada, ülkedeki eğitim kurumlarının durumu bu şekildeydi. Ancak bir süre sonra medreseler kaldırılarak din adamı yetiştirmek amacıyla gerekli olan okullar devlet tarafından açıldı.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Rize gezisinde iken, bir heyetin, medreselerin tekrar açılmasını rica etmesi üzerine, şu cevabı vermiştir: “Mektep istemiyorsunuz, halbuki millet onu istiyor. Bırakınız, artık bu zavallı millet, bu memleket evladı yetişsin. Medreseler açılmayacaktır. Millete mektep lazımdır.”

Daha sonra 2 Mart 1926’da Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun kabul edildi. Bu kanun ile yeni Türk devletinin eğitim ve öğretim sisteminin temelleri atıldı.

4-Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)

Türkler İslamiyeti kabul etmeden önce kendi milli alfabeleri olan Orhun ve Uygur alfabelerini kullanmışlardı. İslamiyeti kabul etmelerinden sonra ise Arap harflerini benimsediler. Ancak bu harfler Türkçenin yapısına uymuyordu. Arap harflerinin öğrenilmesi ve yazılması oldukça zordu. Bu yüzden, halkın büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu.

Cumhuriyet döneminde ele alınan önemli konulardan biri de harfler konusu oldu. 1927 yılında Maarif Vekaleti, harfler konusunda incelemelerde bulundu. Aynı yıl çıkarılan posta pullarında Türk Postaları kelimeleri Latin harfleriyle yazıldı. 1928’de Maarif Vekaletinde bir alfabe komisyonu kuruldu. Komisyon, Arap harfleri yerine Latin harflerine dayalı Türk alfabesini hazırlamaya başladı. Bu konu ile yakından ilgilenen Mustafa Kemal Paşa’nın çabaları sonucu Türk alfabesine son şekli verildi.

Mustafa Kemal Paşa, yeni Türk harflerinin kabul edilmesi konusunu, 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’nda halka şu sözlerle bildirdi: “Arkadaşlar, zengin dilimizi ifade etmek için yeni Tür harflerini kabul ediyoruz.”, “Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz…”

Yeni Türk harflerine dair kanun TBMM’ce 1 Kasım 1928’de kabul edildi. Bu kanun 3 Kasım 1928’de yürürlüğe girdi. Mustafa Kemal Paşa, bu kültür hareketinin başöğretmeni oldu (24 Kasım 1928) Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halka ve memurlara yeni harfleri öğretmeye başladı. Bu sebeple her yıl 24 Kasım günü bütün yurtta Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

5-Eğitim-Öğretim Alanında Gelişmeler

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de okuma yazma bilenlerin sayısı nüfusun yüzde onu kadardı. Her alanda gelişmeyi, çağdaş milletler seviyesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti, her şeyden önce okur yazar oranını artırmak ve bilgisizliği ortadan kaldırmak gerektiğini çok iyi biliyordu.

Eğitimin milletimizin geleceğindeki önemini çok iyi bilen Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında bile milletimizi çağdaş medeniyete ulaştıracak, milli eğitim sistem ve kurumlarını araştırmaya başlamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın en bunalımlı günlerinde, 16 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’ni toplaması bunun bir kanıtıdır.

Eğitim ve öğretimin geliştirilmesi konusunda öncelikle gerçekleştirilen inkılaplar, 3 Mart 1924’te Öğretim Birliği ve 1 Kasım 1928’de Türk Harflerinin Kabulü oldu. İlköğretim mecburi ve parasız hale getirilirken, her yaştan kişiye okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri açıldı.

Eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak için çok sayıda ilk, orta, lise ve öğretmen okulu açıldı. Mesleki ve teknik öğretime önem verildi. 1933 yılında ilk modern üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi açıldı.

Bir milletin çağdaş bir seviyeye ulaşmasında eğitim kadar güzel sanatlarında önemli olduğuna değinen Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek, milletlerin yücelmesinde güzel sanatların büyük etkisi olduğuna dikkati çekmiştir.

Cumhuriyet döneminde, güzel sanatlara ait eserlerin sergilenmesi amacıyla da çalışmalar yapıldı. 1924’te Topkapı Sarayı müze haline getirilirken, 1925-1927 yılları arasında yapımı tamamlanan Etnografya Müzesi 1930’da ziyarete açıldı. 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi, Resim ve Heykel Müzesi haline getirildi.

6-Yeni Tarih Anlayışı

Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar ülkemizde, medreselerde İslam Tarihi okutuluyordu. Tanzimat döneminde açılan okullarda da tarih sadece Osmanlı Saltanatı açısından öğretiliyordu.

Cumhuriyet döneminde Türk tarihinin aydınlığa kavuşturulması için çalışmalar başlatıldı. Bu çalışmalar iki yönden önem taşıyordu. Birincisi, Misakı Milli sınırları içinde yaşayanları ortak bir tarihin çevresinde birleştirmek ve kaynaştırmaktı. İkincisi ise, Türk milleti hakkında öne sürülen asılsız iddialara gereğince cevap verebilmekti.

Türk çocuklarının tarih bilinciyle yetiştirilmelerine büyük önem veren Atatürk, “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, Türk çocuklarının kendileri için gerekli hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerini…” hatırlatıyordu.

1928 yılında Türk tarihi ile ilgili çalışmaları başlatan Atatürk, bu konuda çok sayıda kişiye görevler verdi. 1930’da Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eser yayınlandı. Çalışmaları sürekli kılmak amacıyla, 12 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, bugünkü adıyla Türk Tarih Kurumu kuruldu.

1932’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi ortaya atıldı. Bu tezin esası şuydu: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

7-Türk Dilinin Gelişmesi

Milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurlardan biri de dildir. Bütün ihtiyaçlara cevap verebilen, gelişmiş, zengin bir dil, her alanda kalkınıp ilerlemenin ön koşullarından biridir.

Moğol işgali altındaki Anadolu’da, birliğin ve beraberliğin sağlanmasında dilin önemini kavrayan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277’de Türkçeyi resmi dil ilan etmiştir. Bu tarihin yıl dönümü günümüzde “Türk Dil Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Osmanlı döneminde biri bilim, edebiyat ve resmi yazışmalarda kullanılan Osmanlıca, diğeri de halkın büyük çoğunluğunun konuştuğu Türkçe olmak üzere iki ayrı dil kullanılıyordu. Dil birliğinin sağlanamaması, milli birliğin sağlanmasını da güçleştiriyordu. Bu nedenle Yeni Türk devleti Türk dilinin geliştirilmesine önem verdi.

Atatürk, Türk dilinin aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet kuruluşlarının dikkatli ve ilgili olmasını istemiştir. İlgilileri, halk ağzından kelime derlemekle görevlendirmiş, kendisi de sözcükler ve terimler oluşturmuş, bulduğu bazı yeni sözcükleri tartışmaya sunmuştur. Öğretim kurumlarında Türkçe terimlerle ders yapılmasını istemiştir. Atatürk’ün türetip Türk diline kazandırdığı kelimelerden bazıları şunlardır: Açı, uzay, gerekçe, üçgen, dikey, dörtgen, artı, eksi, çap, yarıçap, eşit, çarpı, bölü, oran.

Atatürk, milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, sade ve anlaşılır olması gerektiğine inanıyordu. Büyük Önder, Türk dilini kendi öz benliğine kavuşturmak için 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdu.

26 Eylül 1932’de toplanan Birinci Dil Kurultayı’nda dil üzerinde yapılacak çalışmalar şu şekilde planlandı:

-Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması
-Türk dilinin tarihi ve karşılaştırmalı gramerinin yazılması
-Anadolu ve Rumeli ağızlarından kelimelerin derlenmesi
-Türkçe bir sözlüğün ve gramerin hazırlanması
-Terimlerin Türkçeleştirilmesi
-Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılık bulunması
-Türk dili üzerine yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin Türkçeye çevrilmesi.

Atatürk, dil çalışmalarının önemini 1 Kasım 1932’de Büyük Millet Meclisi’nde açış nutkunda şöyle ifade etmiştir: “Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde çalışmak lazımdır.”

Türk Dil Kurumu, halk dilindeki sözcükleri toplayarak derlemeler meydana getirdi. Bu çalışmalar sonucu, konuşma dili ile yazı ve bilim dili arasında önceden var olan ayrılığın kaldırılması konusunda önemli gelişmeler sağlandı.

Eğitim ve kültür alanında yapılan inkılaplar ile ülkede köklü bir değişime gidilmiş, eğitim millileştirilmiş, okuma yazma daha kolay hale getirilmiş, halkın kültürel açıdan ileri bir seviyeye gelmesi sağlanarak, bilimsel olarak yürütülen bu çalışmalara ara verilmeden devam edilmiştir.

Ekonomik Alanda Yapılan İnkılaplar;

Ekonomik alanda yapılan inkılaplar

1-Milli Ekonominin Kurulması

Bir toplumun ekonomik hayatı, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının kullanılması ve ihtiyaçlarının karşılanması işinin tümüdür.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonominin durumu

Cumhuriyetin ilk yıllarında, her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da büyük sorunlar bulunuyordu. İlkel şekilde sürdürülen tarımsal faaliyetler, dış borçlar, devlet gelirlerinin azlığı, yolların bakımsızlığı, kara ve deniz ulaşım araçlarının yetersiz oluşu, karşılaşılan önemli sorunlardı.

Osmanlı Devleti’nden kalma az sayıdaki fabrika, atölye ve birkaç özel kuruluş ihtiyaca cevap verecek düzeyde değildi. Nüfusun büyük kısmı kırsal alanda yaşamakta ve tarımla uğraşmaktaydı. İlkel yöntemlerle yapılan tarımda üretim için yeterli değildi.

Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçların ödenmesi yüzünden, ülkede sermaye birikimi olmuyor, yatırımlar da yapılamıyordu. Bu ekonomik şartlar altında ülkede, sağlık, eğitim, kültür hizmetleri de yeterince yerine getirilemiyordu.

Milli Ekonomi İlkesi ve uygulanması

Osmanlı Devleti’nde ekonomik gelişme için gerekli alt yapı, teknoloji ve insan kaynakları, bulunmuyordu. Tarımda, ticarette ve sanayide yapılacak hamlenin nasıl bir sisteme bağlanacağı konusunun tespiti için çalışmalar başlatıldı.

Atatürk: “Yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.”, “Zamanımız tamamen ekonomi devresinden başka bir şey değildir.” diyerek, ekonomi alanında mutlaka gelişme gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir.

İzmir İktisat Kongresi

Yeni Türk Devleti’nin ekonomik politikasını belirlemek için İzmir’de 17 Şubat 1923’te Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Bu Kongre’de ilk defa Türk ekonomisi toplumdaki bütün kesimlerin temsilcileri tarafından ayrıntılı biçimde tartışıldı. Atatürk, Kongre’yi açarken yapmış olduğu konuşmada; “Siyasal zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, meydana gelen zaferler kalıcı olamaz!” diyerek ekonomik bağımsızlığın önemini belirtmiştir. Kongre’nin toplanmasının amacı; Milli ekonominin hedeflerini ve bu hedeflere ulaşmada izlenecek yöntemleri kararlaştırmaktı.

İzmir İktisat Kongresi’nde alınan önemli kararların başlıcaları

-Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
-Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
-Demiryolu inşaatı programa bağlanmalıdır.
-Ham maddesi yurt için yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulmalıdır.
-Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalıdır.
-El işçiliğinden ve küçük imalattan, fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
-Sendika hakkı tanınmalıdır.
-Sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gereklidir.
-Devlet, ekonomik görevleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektör tarafından kurulamayan işletmeler devletçe ele alınmalıdır.

Kongre’de ayrıca, Misak-ı İktisadi Esasları (İktisat Andı Esasları) kabul edildi. Kabul edilen Misak-ı İktisadi Esasları’nda Türk milletinin büyük fedakarlıkla sahip olduğu milli bağımsızlığından ödün vermeyeceği ve asıl amacın, siyasi alanda olduğu gibi ekonomik alanda da bağımsızlık olduğu belirtildi.

Kongre sonucunda belirlenen hükümet politikası; Ekonomik yönden hiçbir devletin egemenliği altına girmeden, kendi çabalarımızla öz kaynaklarımızı değerlendirmek oldu. Buna Milli Ekonomi İlkesi denir.

Milli Ekonomi İlkesi’nin uygulanmaya başlanmasıyla devlet, ekonomik alanda üzerine düşen görevleri yerine getirmeye başladı. Halk, yerli mallar kullanmaya ve tasarruf yapmaya özendirildi. Ülke içinde temel ihtiyaç maddelerinin üretilmesine önem verildi. Lüks maddelerin ithal edilmesinden kaçınıldı.

İlk zamanlarda milli ekonominin gerçekleştirilmesinde daha ziyade özel girişimi destekleyici bir politika izlendi. Ancak sermaye azlığı, yetişmiş iş gücünün olmayışı, deneyim ve bilgi birikiminin yetersizliği yanında,  1929 dünya ekonomik bunalımının baş göstermesi sonucu, özel girişim beklenilen başarıyı gösteremedi. Bunun sonucunda 1932’de devletin kalkınma çabalarına doğrudan katılması zorunluluğu duyularak devletçilik ilkesi uygulanmaya başlandı.

İlk Beş Yılık Kalkınma Planı 1933’de hazırlanarak 1934’te yürürlüğe girdi. Böylece tarihimizde ilk defa planlı ekonomiye geçilmiş oldu. İlk büyük sanayi kuruluşları bu beş yıllık plan döneminde yapılarak verimli sonuçlar elde edildi.

Tarım

Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın yüzde sekseni kırsal alanda yaşıyor ve tarımla uğraşıyordu. Ancak, tarımın yıllarca ihmal edilmesinden dolayı halkın büyük bir çoğunluğu yoksuldu. Cumhuriyet idaresinin üzerinde önemle durduğu konulardan birisi de tarımın geliştirilmesi oldu.

Atatürk 1922’de TBMM’nde yaptığı bir konuşmada köylü ve tarım sorunlarına değinerek; “Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve layık olan köylüdür.” demiştir.

Tarım kesiminde çiftçinin durumunu güçleştiren etkenlerden biri de vergi yüküydü. Osmanlı döneminde Aşar vergisi ürün üzerinden peşin olarak alınan 1/10 oranındaki vergiydi. Bu vergiyi köylüler ödemede büyük güçlük çekiyordu. Cumhuriyet yönetimi, İzmir İktisat Kongresi’nde aldığı kararla 17 Şubat 1925’te Aşar vergisini kaldırdı. Aşar vergisinin kaldırılması Türkiye’de ilk defa hükümetin, üretici konumundaki köylü lehine aldığı önemli bir karardır.

Tarımın geliştirilmesi ve köylünün kalkındırılması için yapılan çalışmalar

-Köylüye kredi kolaylığı sağlamak için Ziraat Bankası’nın kredi imkanları artırılmıştır.
-Çiftçinin ürettiği ürünleri aracısız ve gerçek değeriyle satabilmesi amacıyla 1929’da Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu.
-Topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak için 1929 yılında bir kanun çıkarılmış ancak bu konuda beklenen başarı sağlanamamıştır.
-Çiftçilere ucuz tohum sağlanmış ve Tohum Islah İstasyonları kurularak, tohumların depolanması ve tarımsal hastalıklarla mücadele edilmesi yolunda önemli çalışmalar yapılmıştır.
-Ziraat uzmanlarının sayısını artırmak için Avrupa’ya öğrenciler gönderildi.
-Ankara’da 1933 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
-Örnek fidan ve çiftlikler kurulmuş, traktör kullanılması teşvik edilerek, tarım makinaları yardımı yapılmıştır.

Ticaret

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında tarımın gerilemesi, sürekli savaşlar yüzünden güvenliğin sağlanamaması ve kapitülasyonlar sonucu rekabet ortamının bulunmaması gibi nedenlerle Türk aileleri çocukları için memurluğu ve subaylığı, ticaret mesleğine tercih etmişlerdi. Bu nedenle memlekette iç ve dış ticaret Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkların eline geçmişti.

Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonların kaldırması ve ticareti koruyan kanunların çıkarılması ile iç ve dış ticaretin gelişimi için ortam oluşturulmuştur. Atatürk, ticaretin desteklenmesi ve gelişmesini sağlamak için 26 Ağustos 1924’te Türkiye’nin ilk özel bankası olan İş Bankası’nı kurdu. İş Bankası’nın sağladığı krediler ile Türk tüccarlar ticaret hayatına hakim oldular.

Deniz ulaşımının büyük bir bölümü ile önemli limanların işletilmesi yabancı şirketlerin elindeydi. Lozan Antlaşması’nda Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul edildi. 1 Temmuz 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkarılarak, Türk denizlerinde yük ve yolcu taşıma hakkı sadece Türk gemicilerine verildi. Diğer yandan, yabancıların elinde olan ticaret işletmelerinin satın alınmasıyla Milli Ekonomi İlkesi’nin uygulanması sürdürülmüştür.

Türk ekonomisinin para işlerini düzenlemek amacıyla, 11 Haziran 1930’da kabul edilen yasayla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulmuştur.

Sanayi ve Madencilik

Kurtuluş Savaşı bittiğinde, ülkemizde sanayi kuruluşu sayılabilecek hiçbir kurumumuz yoktu. Kısa sürede ihtiyaç maddelerini üretebilecek sanayinin kurulması gerekiyordu. Ancak, devlet bunu gerçekleştirecek durumda olmadığı için özel sermayeyi sanayileşme alanına çekmek istedi. Bunun için 28 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu (Sanayiyi Özendirme Kanunu) çıkarıldı.

Teşvik-i Sanayi Kanunu ile sanayi kuruluşlarıyla uğraşanlara ucuz arazi ve bina edinme, nakliye indirimleri ve kazanç vergisinden muafiyet sağlanmıştı. Fakat, bu kanunun getirdiği imkanlara rağmen, sermaye, teknoloji ve bilgi yetersizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı sanayinin gelişmesi sağlanamadı. Sadece Uşak’ta ilk şeker fabrikası ve küçük çapta bir dokuma sanayi kuruldu.

Özel sermayenin başarılı olamaması nedeniyle, devlet sanayi işini kendi üzerine alma gereği duydu. 1933’te Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanarak kabul edildi. Kalkınma planı başarı ile uygulanarak önemli sanayi işletmeleri kuruldu. Bu sanayi işletmelerinin kurulmasında Sümerbank’ın büyük hizmetleri görüldü. Malatya, Kayseri, Bursa’da Merinos Fabrikaları; Gemlik’te Suni İpek Fabrikası, Nazilli’de Basma Fabrikası, Beykoz’da Deri Fabrikası açıldı. Paşabahçe’de cam ve şişe ihtiyacını karşılayacak bir fabrika, İzmit’te büyük bir kağıt işletmesi kuruldu. İlk demir-çelik işletmemiz 1939 yılında Karabük’te açıldı. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı başarı ile uygulanırken, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması nedeniyle uygulanamadı.

Zengin maden kaynaklarının araştırılıp, bulunabilmesi için, 1935’te Maden Tetkik Araştırma Enstitüsü (MTA) kuruldu. Madenlerimiz belirlenerek demir, bakır ve krom gibi madenler işlenmeye başlandı. 14 Haziran 1935’te yer altı kaynaklarının işletilmesi amacıyla Etibank kuruldu. Yabancıların ve özek sektörün elinde bulunan maden işletmeleri satın alınarak millileştirildi.

2-Bayındırlık Alanında Gelişme

Cumhuriyet yönetiminin önemle ele aldığı bir konuda Anadolu’nun imar edilmesi konusu olmuştur. Şehirler yeniden onarılırken ülke; Eğitim, sağlık, sanayi amaçlı bayındırlık eserleriyle donatılmaya çalışıldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında dünyadaki en yaygın ulaşım türü, demir yolu idi. Osmanlı döneminden kalan ulaşım ağıda son derece bakımsız ve yetersizdi. Bu sebeple 1924 yılında kabul edilen kanunlarla demir yollarının yapımına başlandı. Bir çok demir yolları işletmeye açıldı. 1927’de Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olarak Devlet Demir Yolları ve Limanları Genel Müdürlüğü kuruldu.

1933’te kara yollarının uzunluğu 37 bin km’ye, 1939’da 41 bin km’ye ulaştı. 1923’ten 1939 yılına kadar 223 yeni köprü yapıldı. 1950 yılından itibaren kara yollarının yapımına büyük önem verildi. Büyük şehirler yeni kara yolları ile birbirine bağlandı.

Cumhuriyet döneminde deniz yollarına da önem verildi. Satın alınan gemilerle deniz ticaret filosu güçlendirildi. Türk armatörlere kredi kolaylığı sağlanırken, özel sektör gemi yapımına ve işletmeciliğine teşvik edildi. Eski limanların kapasiteleri artırılmaya, yeni limanların yapımına başlandı. Deniz yollarını ve ticaret filosunu güçlendirmek için 1937’de Denizbank kuruldu.

Türkiye’de ilk Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1933’te Hava Yolları Devlet İşletme İdaresi adıyla kuruldu. Yeni hava alanları inşa edildi. Uçakların bakım ve onarımı için çeşitli tesisler yapıldı. Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1938 yılında Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü adını aldı. 1939’da yedi uçak alarak filosunu büyüten hava yolları, İstanbul-Ankara-İzmir arasında seferler yapmaya başladı.

3-Sağlık ve Tıp Alanında Gelişme

23 Nisan 1920’de TBMM kurulunca oluşturulan ilk hükümette, sağlık işlerinden sorumlu Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. 1924 yılında alınan bir kararla Ankara, İstanbul, Sivas, Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır’da örnek hastaneler yaptırıldı. Bu hastanelere bulunduğu ilin adı ile birlikte Numune Hastanesi adı verildi.

1930’da çıkarılan Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nda koruyucu sağlık hizmetleri yönünde önemli düzenlemeler yapıldı. Sıtma, verem, frengi, kolera, tifo, çiçek, menenjit, kızamık gibi bulaşıcı hastalıkların sağlık kuruluşlarına bildirilme zorunluluğu getirildi. Bu gibi hastalıkların tedavisinin parasız yapılması için bazı kararlar alındı. Kızılay teşkilatı güçlendirildi. Bataklıklar kurutuldu. Sınırlarda sağlık kontrolleri artırılarak bulaşıcı hastalıkların yurda girmemesi için önlemler alındı.

Ekonomik alanda yapılan inkılaplar ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti her alanda başarılı sonuçlar elde ederek büyük bir atılım gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin bugünkü geldiği noktanın temelleri Atatürk zamanında atılmıştır.

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar;

Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım1925)

Cumhuriyetin ilk yıllarına gelinceye kadar, toplum hayatında tekke, zaviye ve türbeler önemli bir yer tutuyordu. Tasavvufa dayanan, Allah’a ulaşmak için tutulan yola tarikat, tarikat mensuplarının toplandığı dini ve sosyal faaliyetlerini gerçekleştirdikleri yerlere tekke, küçüklerine de zaviye adı verilirdi.

Selçuklular ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan tarikatlar, daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl amaçlarını kaybettiler. Yapılmak istenen her yenilik hareketine karşı çıkarak, devlet ve toplum için bir sorun haline geldiler. Ayrıca bu kurumlarda bazen dini duygular istismar ediliyor, İslam dini ile bağdaşmayan inançlar ve adetler ortaya çıkıyordu.

Osmanlı toplumunda, türbe ve yatırlarında ayrı bir yeri vardı. Türbedarlık bazen bir kişinin bazen de bir ailenin elinde bulunuyordu. Türbedarlar buraları ziyaret eden kişilerin adakları ile geçinirlerdi. Bu durum öylesine yaygın bir hale dönüşmüştü ki, bazı kişiler uydurma türbeler inşa ederek bu yolla geçimini sağlar hale gelmişlerdi.

Gazi Mustafa Kemal, 25 Ağustos 1925’te  Kastamonu gezisi sırasında bu konuya değinerek, tekke zaviye ve türbelerin kapatılmasıgerektiğini şu sözlerle ifade etti: “Efendiler ve ey millet! Biliniz ki; Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir. Tarikat reisleri, bu dediğim hakikati bütün açıklığı ile idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerin artık vasılı rüşt (karar yeteneğine sahip) olduklarını elbette kabul edeceklerdir.”

30 Kasım 1925’te çıkarılan kanun ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Bu yerlerin sahiplerinin mülkiyet haklarına dokunulmadı. Cami yada Mescit olarak kullanılan ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı.

Aynı kanunla o güne kadar kullanılan; Şeyhlik, dervişlik, seyitlik, dedelik, müritlik, çelebilik, emirlik ve türbedarlık gibi tarikat unvanları da kaldırıldı. Bu insanların o güne kadar giydikleri kıyafetler yasaklandı.

30 Kasım 1925’te aynı kanunla türbelere de düzenlemeler getirildi. Tekke ve zaviyelerin dışında Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Mevlâna gibi din büyüklerinin ve devlet kurucularının türbelerine dokunulmadı. Bunların halk tarafından ziyaret edilip, saygı ile anılmasına imkân sağlanarak bu yerler devlet koruması altına alındı.

Kılık ve Kıyafette Değişiklik

Osmanlı Devleti zamanında toplumda bir kıyafet birliği yoktu. Sayıları oldukça fazla olan Müslüman ve Hristiyan din adamları kendine has dini kıyafetleri ile dolaşıyorlardı. Aydınlar, elbiseleri batılı görünüşünde olmasına rağmen, başlarında kırmızı püsküllü fes ile gezerlerdi.

II. Mahmut döneminde sadece askerlerle memurlara setre ve pantolon, başlık olarak fes giyme zorunluluğu getirildi. Halk ise dilediği gibi giyinebiliyordu. Sarık Müslüman din adamlarının simgelerinden biriydi. Bu nedenle halk, sarık saranlara saygı gösterirdi. Ancak zamanla sarık, kişisel ve siyasi amaçlara alet olmaya başladı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında askere, enverî yada kabalak adı verilen bir serpuş giydirilirdi. Kurtuluş Savaşı’nda ise kalpak, Milli mücadele’nin sembolü olarak kullanıldı.

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra toplumun giyim kuşamı konusunda da yeni düzenlemeler yapılması gerektiğine inanan Mustafa Kemal Paşa, 23 Ağustos 1925’te Kastamonu ziyaretinde halkı başındaki şapka ile selamladı. Halkta aynı heyecanla kendisine karşılık verdi. Kastamonu İnebolu’da yaptığı konuşmada: “Uygarım diyen Türkiye’nin gerçekten uygar olan halkı, baştan aşağı dış görünümü ile uygar ve gelişmiş olduklarını göstermek zorundadır! Şapkaya itiraz edenler vardır, Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz! Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olurda, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”

Mustafa Kemal, şapka inkılabını neden Kastamonu’da yaptığını soranlara şu cevabı vermiştir: “Kastamonu ve dolaylarına ilk kez gidiyorum, halk benim başımda ne görürse onu kabullenecekti. Halbuki, İzmir’de bu işi yapsaydım yalnızca şapkamı göreceklerdi.”

Mustafa Kemal’in Ankara’ya dönmesinden sonra çıkarılan bir hükümet kararıyla, bütün memurlara şapka giyme zorunluluğu getirildi. 25 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun çıkarılarak fes ve benzeri başlıklar yasaklandı.

3 Aralık 1934’te çıkarılan bir kanunla, hangi dinden olursa olsun, din adamlarının dini kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyebilecekleri kararlaştırıldı. Bundan her dinin başkanları muaf tutuldu.

Soyadı Kanunu’nun Kabulü (21 Haziran 1934)

1934 yılına kadar Türk toplumunda soyadı yoktu. Bu durum, toplumsal ilişkiler için büyük bir eksiklikti. Evlilik birliğinin soyadsız olması çok sakıncalıydı. Nüfus kayıtları düzgün değildi. Ekonomik ilişkilerden askere alma işlerine kadar tüm işlemlerde soyadı bulunmaması nedeniyle büyük sıkıntılar yaşanıyordu. İnsanlar doğdukları yere ve aile lakaplarına göre adlandırılıyordu.

Bütün bu karışıklıkların giderilmesi amacıyla 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Herkesin ilk adından başka soyadı taşıması zorunlu tutuldu. Alınacak olan soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adlarıyla, gülünç, ahlaka aykırı olan kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.

Soyadı Kanunu’nun kabulünden sonra TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’e, 24 Kasım 1934’te çıkarılan özel bir kanunla Atatürk soyadı verildi. Başka bir kanunla da bu soyadın başkaları tarafından kullanılması yasaklandı.

Toplumda ayrıcalık ifade eden ağa, hoca, paşa, molla, bey, hafız, efendi, beyefendi, hanım, hanımefendi, hazretleri, zade gibi unvanların kullanılması aynı yıl içerisinde çıkarılan kanunla yasaklandı. Yalnız, bugün kullandığımız hanımefendi, beyefendi gibi kelimeler artık toplumsal bir yapının ifadesi değil, bir incelik ifadesi olduğu için günümüzde de devam ettirildi.

Takvim Saat ve Ölçülerde Değişiklik

Osmanlı Devleti zamanında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, zaman ölçüsü olarak Hicri ve Rumi takvimler ile alaturka saat (yaz-kış, güneşin battığı an saatin 12 kabul edilmesi) kullanılıyordu. Bu durum dış ülkelerle olan ticari ilişkilerde güçlüklere neden oluyordu. Bu güçlükleri ortadan kaldırmak için 26 Aralık 1925’te kabul edilen bir kanunla Hicri ve Rumi takvimler kaldırılarak yerine Miladi Takvim, alaturka saat yerine milletler arası saat kabul edilerek bir gün 24 saatlik eşit zaman dilimi içinde düzenlenerek, bu konudaki ayrılığa da son verildi.

20 Mayıs 1928’de milletler arası rakamlar yürürlüğe girdi. 26 Mart 1931’de ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri de değiştirildi. Eskiden kullanılan arşın, okka, endaze gibi kullanımı zor, hem de bölgelere göre değişen birimler kullanımdan kaldırıldı. Uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık ölçüsü birimi olarak kilogram kabul edildi. Bu sayede ticari ve ekonomik işlemler kolaylaşmış, yurdun her yerinde tam bir ölçü düzeni kurulmuştur.

1935 yılında çıkarılan bir kanun ile de daha önceden cuma günü olan hafta tatili, pazar gününe alınmıştır.

Kadın Haklarının Kabulü

Türk kadınının tarihteki yeri

Eski Türk devletlerinde kadının toplum ve aile içerisinde önemli bir yeri vardı. Tek eşlilik esastı. Miras ortaktı. Çocuklar üzerinde babanın olduğu kadar annenin de hakkı vardı. Türk hükümdarları sefere çıktığı zaman eşi olan “hatun”, hükümdar gibi elçi kabul eder, kurultay toplayabilirdi.

Türk devletlerinde sayısız hayır ve bilim kurumları hatun’lar tarafından yada onlar adına kurulmuştur. Kadınların örtünmesi ile ilgili kurallar yoktu. Kadınlar; kale muhafızı, vali ve elçi olabiliyorlardı.

İslamiyet’in kabulünden sonra, Osmanlı Devleti zamanında erkeğin birden fazla kadınla evlilik yapması, dilediği zaman eşini boşayabilmesi, kız çocukların mirastan yarım hisse alması, mahkemelerde bazı durumlarda iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk sayılması gibi durumlar meydana gelmiştir. Bu durum Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş, Medeni Kanun’un Kabulü (17 Şubat 1926) ile kadınlar toplumsal yaşamda geniş haklara sahip olmuşlardır.

Türk kadın hakları ve aile hayatı

Kurtuluş Savaşı yıllarında vatan savunması sırasında erkeğinin yanında görev yapan Türk kadını, toplum hayatında layık olduğu yeri almalıydı. Mustafa Kemal, Ocak 1923’te İzmir’de halkla konuşurken Türk kadını hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyordu: “Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gerekçelerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum hayatında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçi olacaklardır.”

Medeni Kanun’un Kabulü ile Türk kadınının, toplum ve aile hayatında kazandığı haklar;

-Sosyal Haklar: Kadının erkek karşısındaki eşitsizliği kaldırıldı. Türk kadını resmi nikah, boşanma, çocukların vesayeti, mirasta eşitlik ve meslekte çalışma haklarına kavuştu.

-Siyasi Haklar: 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerinde, 1933 yılında muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te yapılan Anayasa değişikliği ile de milletvekili seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Atatürk, milletvekili seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkının verilmesi ile ilgili görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafı istilaya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çarpışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların, yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır.”

Türk kadınlarına siyasi hakların verildiği yıllarda, birçok Avrupa ülkesinde kadınlar bu hakları henüz kazanamamışlardı.

Toplumsal alanda yapılan inkılaplar, Türk milletini her türlü hurafe ve batıl inançlardan kurtardığı gibi, Türk kadınını toplum içerisinde söz sahibi yapan bir çok hakları bünyesinde barındırarak, bir çok Avrupa ülkesini bu konuda geride bırakmıştır. Yine takvim, saat ve ölçülerde yapılan değişiklikler ile de dünya ile olan ticari ve sosyal ilişkiler bir düzen içerisinde yürütülerek, ticari açıdan da fayda sağlanmıştır.

Devletçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

Devletçilik ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler) ve devletçilik kavramı: Devletçilik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma için, yapılması gereken işlerin derhal yapılması demektir. Atatürk tarafından uygulamaya konulan bir ekonomi politikasıdır. Devlet özel sektörün gerçekleştirdiği başarılı atılımları desteklediği ve teşvik ettiği gibi, başarının yakalanması gereken alanlarla ilgili çalışmalarına daha fazla ağırlık vererek, kalkınmayı topyekün gerçekleştirmeyi amaçlar. Ekonomik kalkınma, yatırım, üretim, kalkınma planı, sermaye, gibi kavramlar devletçilik ilkesi ile ilgilidir. Devletçilik ilkesi kalkınmanın temel ilkelerinden birisidir.

Devletçilik ilkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-Birinci ve ikinci Beş Yıllık Kalkınma Planlarının hazırlanması ve uygulamaya konulması

-Etibank’ın kurulması

-Denizbank’ın kurulması

-Sümerbank’ın kurulması

-Milli Koruma Kanunu’nun çıkarılması

-Özel girişimcilere ait kurumların millileştirilmesi

İnkılapçılık İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

İnkılapçılık ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler), inkılap ve inkılapçılık kavramları

İnkılap, kelime olarak yenilik demektir. İnkılapçılık, çağın gerektirdiği yeniliklerin toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yapılmasıdır. Çağ dışı kalmış kurumların kaldırılarak yerine çağdaş kurumların getirilmesini ve modernleşmeyi esas alır. Atatürk inkılapçılık ilkesi ile yeniliklerin devam etmesini ve değişen koşullara göre Türk ulusunun kendisini yenilemesini arzulamakta idi. Yapılan bütün inkılaplar bu ilke doğrultusunda gerçekleşmektedir.

İnkılapçılık ilkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-Şapka Kanunu’nun çıkarılması

-Kılık-Kıyafette yapılan değişiklikler

-Latin Alfabesi’nin kabulü

-Latin Rakamları’nın kabulü

-Takvim,saat, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değiştirilmesi

-Hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması

Laiklik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

Laiklik ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler) ve Laiklik kavramı

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasıdır. Atatürk’ün laiklik ilkesi, kişilerin din, ibadet ve vicdan özgürlüğünün sağlanmasını ifade eder. Ayrıca devlet düzeninin ve hukuk kurallarının, dine değil akla ve bilime dayandırılmasıdır. Burada gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Anayasanın değiştirilemez bir maddesi olduğundan dolayı laiklik ilkesi ile devlet, vatandaşlarının ibadet etme özgürlüğünü güvence altına almıştır. Akılcılık, bilimsellik, din ve inanç özgürlüğü, ibadet serbestliği gibi kavramlar laiklik ilkesini çağrıştırır. İslam dininde ki “Dinde zorlama yoktur” inancı laiklik ilkesinde en güzel şekilde yansıtılmaktadır. Laiklikte, insanlar dindar olmaya ya da belli bir dini ve mezhebi benimsemeye zorlanamazlar. Atatürk’ün laiklik ilkesi aklı ve bilimi işaret etmektedir.

Laiklik ilkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-Saltanatın kaldırılması

-Cumhuriyetin ilanı

-Halifeliğin kaldırılması

-Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması

-Tevhid-i Tedrisat kanunu

-Tekke ,zaviye ve türbelerin kapatılması

-Medeni Kanun’un kabulü

-1924 Anayasası’ndan “Devletin dini İslam’dır” maddesinin çıkarılması.

-1924 Anayasası’na laiklik ilkesinin girmesi

-Maarif Teşkilatı hakkındaki kanunun kabulü

-Medreselerin kapatılması

-Kılık Kıyafet Kanunu’nun kabulü (Peçe ve Çarşaf giyilmesinin yasaklanması)

Halkçılık İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

Halkçılık ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler) ve Halkçılık kavramı

Atatürk ilkeleri arasında olan halkçılık ilkesi; Cumhuriyet ile yönetilen bir ülkede, kalkınmada, yönetimde, ulus ve devlet imkanlarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesi demektir. Ülke sınırları içerisinde yaşayan değişik sosyal grupların mutluluk ve refahını artırmayı hedefler. Halkçılık ilkesi, Türk toplumunda birey, aile, zümre ve sınıf egemenliğinin olamayacağı, bütün millet bireylerinin yasa önünde eşitliği esasına dayanır ve her türlü ayrıcalığı reddeder. Herkesin  (Çalışması ve yetenekleri ölçüsünde) aynı haklara sahip olmasını sağlayarak, halkın eşitliğini temel alır. Bu ilke cumhuriyetçilik ve milliyetçiliğin doğal bir sonucudur. Halkçılık ilkesi kalkınmayı hızlandırmıştır.

Halkçılık ilkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-Cumhuriyetin İlanı

-Kılık-Kıyafet Kanunu’nun Kabulü

-Aşar Vergisinin kaldırılması

-Medeni Kanun’un kabulü

-Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi

-Yeni Türk Harfleri’nin Kabulü

-İlköğretimin zorunlu hale getirilmesi

-Sosyal hizmet kurumları ve sağlık örgütlerinin kurulması (Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açılması, devlet hastanelerinin açılması, dispanserlerin açılması, Kızılay’ın güçlendirilmesi)

-Devlet Demir Yolları’nın kurulması

Milliyetçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

Milliyetçilik ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler) ve Atatürk milliyetçiliği kavramı

Atatürk milliyetçiliği, Türk vatanını ve milletini sevmek ve sahip çıkmakla beraber, diğer dünya uluslarının da bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı göstermek demektir. Ulusal kişilik ve benlik duygusu Atatürk milliyetçiliğinin ta kendisidir. “Yurtta barış dünyada barış” diyen ulu önder Atatürk, bu sözleriyle barışın en büyük temsilcisi olduğunu da gözler önüne sermektedir. Atatürk milliyetçiliği büyük bir hoşgörüyü içinde barındırmakta ve tüm milletlerin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösteren bir anlayışı savunmaktadır.

Milliyetçilik ilkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-Yeni Türk Devleti’nin kurulması

-Türk Tarih Kurumu’nun kurulması

-Türk Dil Kurumu’nun kurulması

-İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması

-Kapitülasyonların kaldırılması

-Kabotaj Kanunu’nun çıkarılması

-Yeni Türk harflerinin kabul edilmesi

-Yabancıların kurduğu bazı işletmelerin millileştirilmesi

-Türk Parasını Koruma Kanunu’nun çıkarılması

Cumhuriyetçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar;

Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilen inkılaplar (Yenilikler), cumhuriyet ve cumhuriyetçilik kavramları

Atatürk ilkelerinin ilk sırasında bulunan Cumhuriyetçilik ilkesi, Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri arasındadır. Cumhuriyet: Yönetimin bir kişi, gruba veya zümreye değil millete ait olan bir yönetim biçimidir. Yani halkın kendisini yönetecek olan kişileri belli bir süreliğine, hiçbir baskı altında kalmadan özgürce seçme hakkını ifade ettiği gibi, halkın seçme, seçilme, hükümet kurma, yönetime katılma, siyasi parti kurma gibi kavramları kullanabilme özgürlüğünü de ifade eder.

Cumhuriyetçilik, demokrasi, milli egemenlik, halk iradesi gibi kavramları içinde barındıran, dünya üzerindeki halk iradesi dışında hiçbir iradeyi kabul etmeyen en modern yönetim şekli olan cumhuriyetin uygulanmasında ortaya çıkan bir kavramdır. Cumhuriyetçilik, cumhuriyet rejimini benimseme, koruma ve yüceltmeyi amaçlar.

Cumhuriyetçilik İlkesi doğrultusunda yapılan inkılaplar

-TBMM’nin açılması (23 Nisan 1920)

-Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)

-Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)

-Siyasal partilerin kurulması

-1921 ve 1924 Anayasalarının hazırlanması

-Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (5 Aralık 1934)

-Ordunun siyasetten ayrılması

Atatürk İnkılapları ve Tarihleri;

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmış olduğu inkılaplar yurdumuzun kalkınması milletimizin refah düzeyinin yükselmesi ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin her açıdan diğer gelişmiş ülkelerle yarışabilecek düzeye gelmesinde en büyük atılımlar olarak değerlendirilmelidir. Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılapları; siyasal alanda, hukuk alanında, eğitim ve kültür alanında, ekonomik alanda ve toplumsal alanda yapılan değişiklikler olarak bazı ana başlıklar altında toplayabiliriz;

Atatürk İnkılapları

Siyasal Alanda Yapılan İnkılaplar:

Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
Cumhuriyet’in İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar:

Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921)
1924 Anayasası
Şeriyye Mahkemelerinin Kapatılması (1924)
Medeni Kanunun Kabulü (1926)
Türk Ceza Kanunu (1926)
Mecellenin Kaldırılması (1924-1937)

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar:

Millet Mekteplerinin Açılması (1928)
Öğretimin Birleştirilmesi (1924)
Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun (1926)
Medreselerin Kapatılması (1924)
Güzel Sanatlarda Yapılan Yenilikler (1928)
Harf Devrimi (1928)
Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması (1931)
Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (1932)
Üniversite Reformu (1933)

Ekonomik Alanda Yapılan İnkılaplar:

İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)
Çiftçinin Özendirilmesi(1925)
Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925)
Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Kurulması (1925)
Kabotaj Kanunu (1 Temmuz 1926)
Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927)
1-I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937)
2-Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün Kurulması (1933)
3-Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)
Sağlık Hizmetleri Alanında Yapılan reformlar

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar:

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30 Kasım1925)
Kılık ve Kıyafette Değişiklik (1925-1934)
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)
Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)
Lâkap ve Unvanların Kaldırılması (26 Kasım 1934)
Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına Kavuşması (1926-1934)
Şapka Kanunu (25 Kasım 1925)

Ref: AtatürkDevrimleri.com